Yazı Detayı
20 Ekim 2019 - Pazar 16:13
 
SESSİZ ÇIĞLIK ÜZERİNE
Hakan Yozcu
kibrishakikat@gmail.com
 
 

“Sessiz Çığlık”, “Ve Tanrı Delileri Yarattı” romanının yazarı, Çukurovalı Genç Yazar ve Şair Kürşat Yozcu’nun yazdığı ilk romanı. Kendi deyimiyle: “Acemilik yılları.”nın bir ürünü…

                Eser, 2015 yılında Adana’da Ekrem Matbaası’nda basılmış. “Resimdeki küçük kıza teşekkür ederim.” ibaresi ile başlıyor roman… Tabi bu ifadenin ne anlama geldiğini biz çözemedik. Kimdi bu resimdeki küçük kız, bilemedik.  “Yazarına sormak gerekir” diye düşünerek konuyu kendi haline bıraktık.

                Yazar, romanı 7 bölüme ayırmış. 271 sayfa tutan eser, şairane bir üslup kullanılarak şiir dili ile yazılmış. Her cümlesi, dizeleri andıran, insanı bir şiir bahçesine sokan, duyguları yoğun bir şekilde dile getiren, yüreklere hitap eden, her satırda gözyaşlarına gark eden samimi, içten söylenmiş, ağıt gibi yakılmış sözler, ırmak gibi akan, su gibi akıp giden cümlelere yer verilmiş. Roman yazarı, başarılı bir anlatımla Çukurova’yı, ilçeleri, kasabaları, köyleri ve yaylaları tasvir etmiş.

                Eseri okurken tüm Çukurova, bir fotoğraf gibi gözlerinizin önüne geliyor. Bölgenin baharını, yazını, kışını, soğuğunu, sıcağını, ılık ve temiz bir duygu ile anlatıyor yazar…

                Tabii bu başarılı anlatımda yazarın şair ruhlu olması, şiire sevdalı olması, şiiri kendine dert edinmesinin de payı büyük. O, şiir ile düzyazıyı iyice harmanlamış, nesri, şiirin süzgecinden, şiiri de nesrin süzgecinden geçirerek hayat vermiş romanına.  Cümlelerini tamamen duygularıyla yoğuran, şairaneliğin bütün özelliklerini kullanan bir ozan olarak karşımıza çıkmış.

                Bu nedenledir ki eserde büyülü bir anlatım, büyülü bir dil ortaya çıkmış. Okuyucu kitabı eline aldığı andan itibaren, bu büyünün seline kapılıyor ve kitabı elinden bir türlü bırakamıyor. “Bir sonraki sayfada acaba ne var?” demekten kendini alamıyor. “Bir sonraki bölümde neler olacak?” diye kendi kendine sormadan  edemiyor okuyucu. “Bu da, romanı daha farklı kılıyor, daha heyecanlı hale getiriyor” desek hiç yalan olmaz…

                 Roman kurgusu farklı bir şekilde düzenlenmiş. İlk bölümde romanın geçtiği dönemden sonrası verilmiş.

                Okuyucu ilk sayfalara baktığında 3 kahraman ile karşılaşıyor. Bunlar 40 yıllık bir sırrın peşine düşmüş, 40 yıldır bir bilinmeyeni ortaya çıkarmak için saatlerce yürüyen iki kardeş ve bildiklerini tam 40 yıl herkesten saklayan gizli bir tanık…

                Daha okuyucu ilk satırlarda bir meraka kapılıyor: “Kim bu adamlar? Neden bu kadar saat yürüyorlar? Nereye gidiyorlar? Ne yapacaklar? Amaçları ne? 40 yıldır bilinmeyen nedir? 40 yıldır saklanan sır nedir? Neden bunca sene beklenmiştir? Neden 40 sene kimseye bir şey söylenmemiştir?”

                “Sessiz Çığlık” bir eşkıya romanı. Çukurovalı yağız, esmer yiğitlerin bazen uğradığı haksızlıklar yüzünden, bazen yaptıkları kavga yüzünden, bazen zulme uğramaları yüzünden, genelde de ağaların zulüm ve baskılarından kaçmak için dağa çıkmaları ve eşkıya olmalarının hikâyesi idi. Kendi kurallarını kendileri koyan, kendi yasalarını kendileri belirleyen, kimi zaman köylülerin hakkını savunan, kimi zaman mazlumların yanında olan, ezilenlerin tarafını tutan, zenginden alıp fakire veren ve fakat bazen de herkese eziyet eden, köylülerden çalan kötü eşkıyalar çetesi…

                Köylüler, iyi olan eşkıyaları kollar, onlara yardım eder, onları asla ve asla ihbar etmezlerdi. Ve Cumhuriyet sonrası Çukurova’sı birçok eşkıyayı dağlarında barındırmıştı. Haksızlığa uğradığına inanan, ağası ile sürtüşen, kavga eden, tarlası, bağı, bahçesi elinden alınan, sevdiğine kavuşamayan, dünyasına kahreden, eline bir silah alıp huzuru dağlarda arayan gençler, çareyi dağa sığınmada bulur, eşkıya olup çıkıverirdi. İşte bu yıllar, Çukurova adeta eşkıyalar mekânı idi…

                Devlet de baş edemez olmuştu bu kadar eşkıya ile… Her yer, her yan, dağ, tepe hep eşkıya ile dolmuştu. Her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı birer macerası vardı…

                İşte “Sessiz Çığlık” da böyle bir konuyu ele alan bir roman. Eşkıya Yosçu’nun hayatını anlatan bir roman…

                Eşkıya Yosçu, yağız yiğit bir delikanlı… Attığını vuran, gözünü hiç bir şeyden sakınmayan, cesur, mert bir civan…

                Köyünde herkes tarafından bilinen, sevilen bir kişilik… Adil, doğru, dürüst, olgun ve bir o kadar insancıl bir kişilik…

                Kimilerine göre gerçek kahraman, kimilerine göre azılı katil, kimilerine göre alçakgönüllü, kimilerine göre mahzun bir kara sevdalı, kimilerine göre gözü dönmüş bir cani, katil ve hatta vatan haini…

                Ama kim bilebilir yüreğinde neler olduğunu? Ne fırtınalar koptuğunu? Neler yaşadığını? Neler hissettiğini? Neler umduğunu, neler bulduğunu?

                Eşkıya Yosçu, bir mücadelenin timsalidir. Zorun, imkânsızın sembolüdür… İyiliğin, yardımseverliğin, merhametin temsilcisidir. O, sözde eşkıyadır…

                Dağlara yasal yollarla çıkmadığı için, adı eşkıya olmuştur. Oysa tüm köylüler sevmiştir onu. Herkes yardımcı olmaktadır ona. Herkes dilediği an evini, odasını ve yüreklerini açmıştır kendisine… Yiyecekler vermişlerdir, içecekler sunmuşlardır gönülden, para göndermişlerdir güçlerince; ama yürekten, zorlanmadan, isteyerek…

 Amcasının oğlu Kıroğlan asker kaçağıdır. O yıllarda asker kaçağı ilçede haddinden fazladır. O nedenle asker bunların peşine düşmüştür.

                Komutan da düğüne gelmiştir. Tesadüfen Kıroğlan ile karşılaşırlar. Komutan, onu teslim almak ister. O ise komutandan birkaç gün izin isteyip teslim olacağını söyler. Ama komutan bunu kabul etmez. Ve tartışırlar. Bunun üzerine komutan silahını çekip ateş eder ve Kıroğlan orada ölür. Komutan askerleri ile atlara binip şehrin yolunu tutar. Yosçu’nun dünyası yıkılır. Çok sevdiği, kardeşi bildiği kişi oracıkta cansız halde yatmaktadır. Bunu kabullenemeyen Yosçu, atına atlar ve kestirmeden askerlerin önüne çıkar.

                Uzaktan silahını komutana nişan alır ve onu alnından vurup öldürür. Bundan sonra Yosçu’nun eşkıyalık macerası başlar. Teslim olmaz. Kendini dağlara vurur. Artık bütün dünyası, yaşamı, mekânı dağlar olur.

                Romanda, ilerleyen sayfalarda Yosçu hapse düşer. Kendi halinde sessiz, sakin bir şekilde hapiste yatmaya başlar. Bir yıl kadar bir süre kaldığı belirtilir romanda. Yalnız bu süre içinde Yosçu ile ilgili hiçbir şey verilmez yazar tarafından.

Yosçu gibi haksızlıklara karşı boyun eğmeyen birinin hapiste bir yıl boyunca sessiz kalması, hiçbir şeye karışmaması veya böyle meşhur olmuş birinin hapiste bir olaya karışmaması, ona kimsenin sataşmaması bir kusur gibi geldi bana. İster istemez de film olarak izlediğim “Tatar Ramazan” aklıma geldi. “Ben, bu oyunu bozarım” diye haykıran Tatar Ramazan, “Hapishanedeki tüm haksızlıklara tek başına karşı durduğu gibi bu romanda da Yosçu, bütün haksızlıklara ve oyunlara karşı gelebilirdi” diye düşünmekten kendimi alamadım.

Osman Ağa’nın kendisini kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmamasına kızmış, aylardır onun boynunu sıkacağı günün hayali ile yaşıyordu. Annesi her ay ziyaretine gelirdi. En son bir ay önce gelmiş “Osman Ağa’dan hayır yok oğul. Dağlar senindir. Başının çaresine bak. Seni burada bir gün asarlar” demişti.

                Yosçu, sanki de ilahi bir gücün yardımıyla hapisten kaçar. Özellikle asla açık tutulmayan üçüncü kapı o gün açık bırakılır ve gardiyan nedeni bilinmez bir şekilde Yosçu’ya kaçması için yardım eder.

                Tereddüt eder Yosçu. Ya bu bir oyunsa? Ya kendisini öldürmek için yapılan bir tuzaksa? Ama denemeye değerdi. Çünkü nasıl olsa burada bir gün kendini bir şekilde öldüreceklerdi. Ve Yosçu, üçüncü kapıyı açık bularak kolay bir şekilde kaçıp tekrar bildiği, sevdiği dağlara kavuşur. Kıçıkırık ile tekrar buluşup kendi çetesini kurar.

Dağlar eşkıya ile doludur o yıllarda. Tek başlarına olmazdı bu dağlarda. Güçlü olmaları gerekiyordu. Daha fazla adam olması gerekiyordu. Bir çete olmaları gerekiyordu. O kadar çok çete vardı ki dağlarda kimileri dost, kimileri düşmandı. Düşmanlara av olmamak gerekirdi. Güçlü olmaları, diri olmaları gerekiyordu.

Yanlarına gelen güvenilir gençleri aldılar gruba ve çete oldular. Kısa bir süre sonra tüm dağların yiğit aslanları oluverdiler. Herkesin konuştuğu dağ aslanları olmuşlardı. Dosta güven, düşmana korku veren aslanlar… Yosçu Çetesi…

Beşinci bölüme kadar kafamda hep aşk yok mu sorusu geçti. Buraya kadar hiç aşktan söz edilmemişti. “Böyle bir roman nasıl aşksız, sevdasız olur?” diyordum ki işte bu bölümde istediğim, aradığım aşk karşıma çıkıverdi. Hem de ne aşk?

Yosçu, bir gün Akkız’ı görüyor. Ve onu ilk görüşte ona çarpılıyor, vuruluyor. Dağlar artık ona dar gelmeye başlıyor. Her gün, her an onu düşünmeye başlıyor. Mahzunlaşıyor, sessizleşiyor, garipleşiyor… Günler geçmiyor artık…

Onu görmek, ona gitmek, onu sevmek istiyor… Her an onu düşünüyor, onu hayal ediyor. Onu soluyor. Onu içiyor…

Haber salıyor. Güvendiği, inandığı bir kadın ona aracılık yapıyor. Ak kız görüşmeyi kabul ediyor. Ve aşk başlıyor… Yan yana durmalarına rağmen hiç konuşmuyorlar. Sessizce anlaşıyorlar birbirleriyle… Tek bir kelime dahi konuşmadan tüm aşklarını açıklıyorlar birbirlerine, isteklerini, arzularını, düşüncelerini konuşmadan dile getiriyorlar sessizce…

Ama gelin görün ki para, menfaat ve çıkar insanları yoldan çıkarıyor. İhanete götürüyor. Yosçu’nun güvendiği kadın onu para uğruna satıveriyor Osman Ağa’ya… Osman Ağa’nın da zaten istediği bu. Kuruveriyor planını…

Ve romanda acı sona yavaş yavaş geliniyor… Çatışmalar, ölmeler, öldürmeler…

Geri dönüklerle verilen olaylar tekrar roman başına dönüyor. Gizli bir tanığın çektiği vicdan azabından sonra tanık olduğu olayı ancak 40 yıl sonra açıklıyor. İşte roman, finale burada ulaşıyor. Kafalardaki tüm sorular cevap buluyor…

Karşılaştırma yapmak istemiyorum; ama adı tüm dünyaya duyulan, bir eşkıya romanı olan ve aynı topraklarda, aynı bölgede geçen “İnce Memed” romanından sonra yazılan, aynı heyecanı ve merakı veren ikinci eşkıya romanı diye düşünüyorum…

Kimileri, belki “İnce Memed” esas olarak yazılmış diyebilir. Ama değil… Bu olayı rahmetli babamdan defalarca dinleyen birisi olarak, bazı isimlerin yazar tarafından değiştirilmiş olsa bile anlatılanların birebir örtüştüğünü, yazarın kendine has üslubu ile bu olaya hayat verdiğini ve ortaya güzel bir eser çıktığını söyleyebilirim.

Eşkıya Yosçu, hayatıyla, yaşamıyla birçok kişiye ders verecek, öğüt verecek, yol gösterecek, kendisini istemeden de olsa dağlarda bulmuş, haksızlıklara boyun eğmeyen, doğrunun ve güzelin yanında olan, merhameti son derece yüksek bir kahraman diye düşünüyorum…

Son kısmında yer almayan ve fakat olaya genç yaşlarında şahit olan rahmetli babam: “Eşkıya Yosçu’nun mezarı 40 yıl kadar sonra bulundu. Aslında bunu bir tek kişi biliyordu. Yosçu’nun öldürüldüğü gece olaya şahit olan, ama korkusundan bunu 40 yıl saklayan gizli şahit biliyordu. Öyle ki ömrünün sonuna doğru vicdanına yenik düşmüş ve Yosçu’nun gömülü olduğu yeri çocuklarına göstermişti.

Çocukları da kemiklerini bir torbaya koyarak Yosçuların mezarlığına gömdüler. Yaz mevsimiydi. Yakıcı, kavurucu bir sıcak vardı. Yosçu’yu mezara defnetmek için hepimiz oradaydık. Kimler yoktu ki… Adeta tören düzenlenmişti. Herkes sıcaktan yakınırken o anda ilahi bir durum hasıl oldu. Tam mezarın üzerine büyük bir bulut geldi. Herkese gölgelik yaptı. Öyle ki defin işi bitene kadar bu bulut oradan gitmedi. O sıcakta serinlemiştik. İmamın işini bitirmesi ve oradakilerin dağılmaya başlamasından sonra bu bulut orayı terk etti. Herkes bunu bir mucize olarak, Allah’ın bir takdiri olarak gördü.” diye anlatmıştı.

Bir edebiyatçı gözüyle baktığımda da yaşanan olayların şairane bir dille başarılı bir şekilde anlatıldığını söyleyebilirim. Yer yer hatalar, kusurlar olsa da sonuçta bunlar görülmeyecek kadar ufak şeylerdir demek istiyorum.

Yazarını kutluyorum. Edebiyatımıza “İnce Memed”den sonra güzel bir eşkıya eseri daha kazandırmıştır.

Sinema sektöründe çalışanlar için bir konu daha ortaya çıkmıştır diye düşünüyorum. Umarım bu roman, ehil bir kişi tarafından senaryo haline getirilerek film halinde de yaşam bulur…

 
Etiketler: SESSİZ, ÇIĞLIK, ÜZERİNE,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
18 Kasım 2019
Kadirli Sucuk Ekmek ve Oğuzhan Usta
14 Kasım 2019
Karakütük Köyü’nde Akrabalarla
12 Kasım 2019
Hasan Dede Türbesi ve Kadirli Kent Müzesi
06 Kasım 2019
Kıbrıslılar Bizi Neden Sevmiyor?
01 Kasım 2019
“Kardeşimin Hikâyesi” Üzerine
30 Ekim 2019
KKTC ÇUKUROVALILAR DERNEĞİ Nİ ZİYARET ETTİM
15 Ekim 2019
Vatan Sana Canım Feda
13 Ekim 2019
“Barış Pınarı” Hayırlı Olsun
09 Ekim 2019
YDP 3. Yılını Kutladı
07 Ekim 2019
I.Akdeniz Uluslararası Araştırmalar Kongresi’nin Ardından
30 Eylül 2019
“ERZİNCAN YÖRESİ ALEVİLERİ”
25 Eylül 2019
İLK YERLİ OPERAMIZ ARAP ALİ DESTANI
23 Eylül 2019
YDP’DE AŞURE GÜNÜ
19 Eylül 2019
ÇUKUROVA TÜRKMENLERİ
18 Eylül 2019
Avni’nin Kehanetleri
12 Eylül 2019
Tekin Bertiz’in Ardından
05 Eylül 2019
OĞUZ BOYLARI KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ BAŞKANI ARİF ZEREN İLE SÖYLEŞTİK
03 Eylül 2019
AVNİ İLE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ ÜZERİNE KONUŞTUK
25 Ağustos 2019
GÜVERCİNLİK KÖYÜ ÇÖPLÜK MÜ?
20 Ağustos 2019
“Yangın Yerinde” Kabare mi Komedi mi?
19 Ağustos 2019
“GELECEK 100 YIL” Üzerine
15 Ağustos 2019
AVNİ İLE BAYRAMLAŞTIK
05 Ağustos 2019
KAZA “GELİYORUM” DEMEDİ
01 Ağustos 2019
Milli Değerleri Koruma Derneği Ve İsfendiyar Dayı
28 Temmuz 2019
ADANALILAR DERNEĞİ ÇOK İDDİALI GELİYOR
25 Temmuz 2019
AVNİ’YE SORDUM
22 Temmuz 2019
Kenan Akın İle Güncel Konular
18 Temmuz 2019
KİM BU AVNİ?
15 Temmuz 2019
Sadece Suriyelilere mi Vize?
11 Temmuz 2019
BOŞ VERDİM
09 Temmuz 2019
Postamız Nasıl Çalışıyor?
08 Temmuz 2019
Derman Atik İle Tiyatro Üzerine
04 Temmuz 2019
KÜLTÜREL MİRASIMIZI KİM YÖNETİYOR?
27 Haziran 2019
Hakan Tulumbacı İle Sanat Üzerine
27 Haziran 2019
Harun Tulumbacı İle Sanat Üzerine
25 Haziran 2019
Ertaç Hazer İle Kültür-Sanat
21 Haziran 2019
Hükümet Kuruldu Kurulmadan Vuruldu
18 Haziran 2019
DR CEMAL MERT İLE SÖYLEŞTİK
16 Haziran 2019
Gelişmekte Olan Farklı Bir Spor: Okçuluk
13 Haziran 2019
AVNİ’Nİ BÜYÜK İDDİASI
29 Mayıs 2019
Solcu Efendi” Üzerine Birkaç Kelam
23 Mayıs 2019
Kıbrıs’ta Osmanlı Öncesi Türk İzleri
19 Mayıs 2019
TERAPİ Üzerine
15 Mayıs 2019
ZAMAN
22 Nisan 2019
ATA - DEDE YURDUNDA
11 Nisan 2019
BÖYLE YARIŞMA OLUR MU?
07 Nisan 2019
Aşık Veysel Ve Nesimi’yi Anma Toplantısı
02 Nisan 2019
“Yaşamak Nazım Gibi” Oyunu Üzerine
27 Mart 2019
“27 Mart” KKTC İçin Acı ve Buruk Bir Gün
21 Mart 2019
“Kıbrıs’ın Dünü, Bugünü Ve Yarını”
18 Mart 2019
Bütçemiz Error Veriyor
14 Mart 2019
Sen Neymiş Be Abi!
10 Mart 2019
İRSEN KÜÇÜK’ÜN ARDINDAN
05 Mart 2019
Dairelerde Damga Pulu Sorunu
04 Mart 2019
Şerefine İnsanoğlu
01 Mart 2019
Su Akar Güldür Güldür
28 Şubat 2019
YDP Meşalesini Güvercinlik’te Yaktı
27 Şubat 2019
Liderlerden Farklı Söylemler
24 Şubat 2019
Teknoloji Mi, Dedikodu Mu?
19 Şubat 2019
Genç Ama Başarılı Diyebileceğimiz Bir Bakan
18 Şubat 2019
Sendikalarımızın Amacı Ne?
14 Şubat 2019
Öyle Bir Dünyada Yaşıyoruz Ki!
10 Şubat 2019
Uçak Biletleri Ucuzlayacak Mı?
06 Şubat 2019
Türkeş’in Evi
05 Şubat 2019
Sosyal Medya Siyaseti
04 Şubat 2019
Bu Hükümetten Keyif Alıyorum
31 Ocak 2019
Anketle Cumhurbaşkanı Mı Olur?
22 Ocak 2019
ELEKTRİK FATURALARI EZBERE Mİ HESAPLANIYOR?
22 Ocak 2019
Kıbrıs Patatesinden Vaz Mı Geçiliyor?
22 Ocak 2019
Bayrak Namustur Şereftir
18 Ocak 2019
Kıbrıs Patatesinden Vaz Mı Geçiliyor?
11 Ocak 2016
KADINLAR KAHVEHANESİ
Haber Yazılımı