Yazı Detayı
24 Kasım 2019 - Pazar 15:37
 
ÜTOPYA VE GERÇEKCİLİK
Ergün Şoföroğlu
 
 
K. T. Toplumu’na yönelik dış politik ve ekonomik tutumların, toptan ele alınarak, gerçekçi bir yöntemle irdelenmesi kaçınılmaz bir sorumluluk arz ediyor. Kendi kendimizi etkilediğimiz düşlerle sarmalandığımız derin bir aymazlık uykusundan silkinip uyanmamız gerekir.
 
Bilimsel olmayan varsayımları dışlayarak bilimsel olanlar üzerinde projeler hazırlamamız gerekir. Örnek olarak ‘’Uluslararası ilişkilerde, güçsüz güçsüzlüğüne yol açan koşulları anlayamadığı ve değiştiremediği sürece, güçlü güçsüzden yararlanmaktan vaz geçmeyecektir’’ varsayımı, bilimsel bir varsayımdır. Uluslararası hukuk yaklaşımlarını adalet ve bilimsellik kılıfıyla süsleyenler ve bilgisi önyargılardan ibaret olanlar, Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumlarının bugün içinde bulundukları farklı yetkinlik koşulları içinde, BM parametrelerinde Kıbrıs sorununun çözülüp, adil ve yaşayabilir barışın gerçekleşebileceğini savundukları varsayım, bilimsel bir varsayım değildir.  Önyargılarının yönlendirmesiyle gerçeklik dünyasını hayal dünyası için terk eden tatlısu entellerimiz, tarih boyunca uluslararası ilişkilerin işleyiş mantığının ‘‘pragmatizm’’ olduğunun bilincine varamamış, uluslararası hukuk yaklaşımlarını adaletle özdeşleştirmek saflığına düşmüş ve barış meleği rollerinde tavır koyarak BM, AB ve dünya kamuoyunun desteğini kazanarak adil bir çözümü gerçekleştirebileceklerini hayal ediyorlar.
 
Atatürk, güçlü devletleri ne şeytanlaştırır ne de onlardan adalet diler. Atatürk’ün bu yönde yücelttiği temel anlayış ve ilke şudur: “Adalet dilenmekle ve acınmakla, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onur ve bağımsızlığı güven altına alınamaz. Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur” (Nutuk, s. 160).
 
Diyalektik düşünme yönteminden yoksun tatlısu entellerimiz tek yanlı görüşle, statik ahlak kurallarının etkisinde uluslararası ilişkilerde uluslararası hukukla adalet sağlanabileceğini; diyalogla anlaşmaya varılabileceğini ve sadece diplomasi ile barışın gerçekleştirilebileceğini yansıtan varsayımlara, tarih boyunca uluslararası ilişkileri yönlendiren pragmatizm hakkında bilgileri olmadığından dolayı inanıp benimsemişlerdir. Bu inançla bugüne kadar toplumlarını içine düşürülmüş çıkmazdan kurtarma çalışmalarında başarılı sonuçlar elde edememişlerdir. Sorunun çözümü için ileri sürdükleri yukarıda belirttiğimiz genellemeler bilimsel varsayım mıdırlar? diye sorgulanması gerekir. Bilimsel varsayım, tanıtlanmış bir olgular dizisiyle temellenir, varbulunan tüm öteki bilimsel olgularla da uyum içindedir ve doğrulukları kesinleşmiş bilimsel bilgilere asla ters düşmez. 
 
Tarihin hangi devrinde statik ahlak kurallarının etkisinde uluslararası sorunlarda taraflar görüşerek uluslararası hukukla kalıcı barış ve adalet sağlayabilmiştir? Gelenekselleşmiş bu soyut varsayımlar, iflah olmaz dogmatik genellemelerden başka bir şey değildir ve propaganda sahteliğinden kaynaklanan bu kör inançları, diyalektik düşünceyle gerçekleri sorgulamak isteyen entelektüellerin, savaş çığırtkanı olarak nitelenmesine ve etkinliklerinden nefret edilmesine neden olur.!
 
Gerçeklik alanında bilimsel olmayan hayaller kurmanın ve öneriler ileri sürmenin nedeni, gereken gelişme düzeyine ulaşamamış ekonomik ve politik koşullara bağlı toplumsal sorunların çözümleri için insan kafasında, salt düşünce ve hayal gücüyle belirlenmeye çalışılmasıdır. Bütün bu yanılgılar evrensellik ayağına yatarak ulusal gerçekliğe dudak büken tatlısu entelimizde güçlü devletlere karsı aşağılık duygusunun düşünce biçimine dönüşmesi ve idealist kafa bulanıklığının ürünüdür.
Dış dengelerin gerçekçi hesaplarını yapmadan söven duyguların buhurdanlığında tütsü yakarak toplumumuzun düş kırklığına uğratılmaması gerektiğinin bilincine sadık kalınmalı.
 
 Uluslararası hukuk mantığına dayalı güvenlik tuzağına düşmeden, tarihin akışı içinde son sosyal gelişmeleri ve güncel nesnel koşulları diyalektik bakışla (tez-antitez-sentez) gözden geçirmemiz gerekir. Bağımsızlıkçı bir tavır ile, toplumsal çıkarlar ile dünya politikasının gerekleri arasındaki uzlaşmaları tespit edip, o bilinçle diplomatik tavır belirlemeli. Şartlı refleks mekanizmasının ürettiği politik görüşün, kendini yenileyebilen, yeniden üretebilen bir politik görüş karşısında uzun erimde bir şansı yoktur. Bir politik görüşe karşı ancak konjonktürel koşullar hesaba katılarak üretilen bir politik görüş ile mücadele edileceği hiç gözden kaçırılmamalı. Tarihsel olayların, bütünüyle sanki rastlantı tarafından yönetiliyormuş gibi görünmesinin nedeni budur.
 
Diplomatik ilişkilerde her tarafın kendi çıkarını düşündüğünü unutmamamız gerekir. Ülkelerin güvenliği ve diplomatik girişimlerinin başarısı maddi güce, diğer bir deyişle, güçlü ekonomi ve güçlü orduya dayanır. Atatürk diyor ki ‘’Ordu istemeyen ve ordusunun yükleyeceği maddi ve manevi özveriyi göze alamayan bir ulus, kölelik zincirini kendi eliyle boynuna geçirir.’’ 
Son kırk yılda sağlanan dünya barışını, Birleşmiş Milletlerin caydırıcı etkinliğinden çok, askeri bağlaşmalar arasındaki güç dengesine borçlu olduğu söylenebilir. 
 
Bu varsayım garanti antlaşmasının Kıbrıs Türklerinin güvenliği için ne kadar önemli olduğunu vurgular. Dünyada geçerli olan güç ölçüsüdür. Güçlü olan haklı çıkıyor. Bu hipotezin gerçekleşmemesi için haklı olanı güçlendirmek gerek.
Kıbrıs Türk Toplumu içine düşürüldüğü yetersizlik ve her türlü bağımlılıktan yine, kendi varlığının bir parçası olan akıl ile aklın amaçlı ve denetimli kullanımıyla kurtulacak ve böylece adalet, özgürlük, güvenlik ve dünya yurttaşlığı ereğine kavuşacaktır.
 
Etiketler: ÜTOPYA, VE, GERÇEKCİLİK,
Yorumlar
Haber Yazılımı