İnsanın en zorlu savaşı çoğu zaman kendi içindedir. Bunu belki de en iyi, “De ki sana nasıl düşman olunur, bilemediğimden hep kendimle savaştım” cümlesi anlatır. Dışarıdaki düşmanla yüzleşmek kolaydır; onu tanırsın, bilirsin, sınırlarını çizersin. Ancak içindeki düşmanı tanımlamak, ona karşı durmak ve belki de onu alt etmek, işte bu bambaşka bir meydan okumadır.
İçimizdeki “kene”yi düşünelim. Görünmezdir, sessizdir ama oradadır. Küçücük bedeniyle kanımızı emer, enerjimizi tüketir. Fakat onu yok sayarız, belki de görmezden geliriz. İçimizdeki bu kene; pişmanlıklarımız, kaygılarımız, korkularımız ve geçmişten taşıdığımız kırıklıklardır. Bu kene, bazen uykusuz gecelerde, bazen de kalabalıklar içinde ansızın kendini hissettirir.
Peki neden dışarıya değil de kendimize döneriz? Çünkü dışarıdaki düşmana yenilmek, bir şekilde kabul edilebilir gelir. Ama ya kendimize yenilirsek? İşte bu yüzden, kendimize düşman olmayı seçeriz. Kendi içimizde savaşlar başlatır, bazen haklı bazen de haksız yere kendimizi yargılarız. Kendi kenemizi besleriz; ona güç verir, bizi daha da derinlere çekmesine izin veririz.
Bu noktada yapmamız gereken belki de “kene”mizle barışmak. Onu tanımak, neden orada olduğunu anlamak ve gerektiğinde ona veda edebilmek. Kendi içimizdeki düşmanı dost kılmak, onu anlamak ve hatta belki de ondan öğrenmek… Çünkü bazen en büyük düşmanlarımız, en büyük öğretmenlerimiz olur.
Sonuçta, hayatın en büyük meydan okuması kendinle barışmak değil midir? İçimizdeki savaşı bitirmek, kenemizi beslemek yerine onu özgür bırakmak… Belki de gerçek özgürlük, içimizdeki o sessiz savaşı sona erdirmekte gizlidir.